What do all these newly unveiled search engines Powerset, Yahoo! Correlator and Wolfram Alpha have in common? Well aside from touting themselves as google-killer semantic search engines, they all rely on Wikipedia for most (if not all) of their information. Semantic Web is a hard thing, mostly because it hasn't caught up with everyone and most of the data out on the wild are not annotated, that is they are not structured and in an easy to use format. To save the day, screen scraping and Natural Language Processing comes to rescue. Wikipedia on the other hand is a huge resource, and with "infoboxes" and other templates in articles (like native of cities, geodata, categories etc.) it seems to be a relatively easy target to mine (put its openness as an advantage also). This is the reason for the proliferation of web sites that try to make use of wikipedia in a more machine learning oriented way.
Apart from all the buzz around commercial applications like Powerset et al., there is an open source project called DBpedia which has been really successful in providing the infrastructure needed for such applications. If you want to learn more about DBpedia and its promises, I suggest you watch their excellent presentation made just a month ago, provided by videolectures. I am really excited about all the stuff that can be done with this kind of leverage. I am already thinking about using DBpedia in my current project. It seems that semantic web and screen scraping & NLP are moving to a convergence. I wonder how things will go in the next few years.
Semantic Search - Powerset, Yahoo Correlator and Wolfram Alpha
Gönderen tayfun Etiketler: correlator, dbpedia, english, powerset, semantic webNewspeak is a fictional language in George Orwell's novel Nineteen Eighty-Four. In the novel, it is described as being "the only language in the world whose vocabulary gets smaller every year".
[...] The basic idea behind Newspeak is to remove all shades of meaning from language, leaving simple dichotomies (pleasure and pain, happiness and sadness, goodthink and crimethink) which reinforce the total dominance of the State. [...] The underlying theory of Newspeak is that if something can't be said, then it can't be thought.
from Wikipedia.
YouTube'da Işıkları Kapatmak - Bir Greasemonkey Betiği
Gönderen tayfun Etiketler: greasemonkey script, javascript, lights out, youtube{Temel olarak şu yazımın Türkçe'ye çevrilmiş hali}
Yaklaşık bir ay önce YouTube'da izlediğim bir video'da ışıkları kapatma (arka planı karartma ve yorum vs. zamazingolarını kaldırma hareketi) özelliği vardı ama sonrasında izlemek istediğim başka bir videoda bunu bulamadım. O zaman tabii acaip gıcık kapmıştım YouTube'a ve bu özelliği diğer videolara da eklemek için betik yazmayı yapacaklarım listesine eklemiştim. Geçenlerde bir gece oturdum ve bu betiği yazdım. Betiği userscripts adresinden indirip kurabilirsiniz. Betiği Firefox 3.0.* ve Opera 9.63 ile denedim ve ikisinde de çalıştığını gözlemledim. Şimdi bir ekran görüntüsü versem iyi olacak galiba :)
Bu şekilde ışıkları kapatmak ve aynı zamanda görüntüyü büyütmek için betiğin eklediği iki düğmeyi kullanmanız gerekiyor. Bu iki düğmeyi şu resimde görebilirsiniz:
Betiği Firefox'ta kullanabilmek için Greasemonkey eklentisine ihtiyacınız var. Opera için ise herhangi birşey gerekmiyor, sadece betik klasörünü belirtmeniz ve betiği oraya kopyalamanız gerek. Bunun için menüden Preferences->Advanced->JavaScript Options seçmelisiniz.
Umarım size de yardımcı olur.
Jiawei Han, veri madenciliği alanında marka yapmış bir isim. Adam University of Illinois Urbana-Champaign'de profesör, ve yayınlarına bakarsanız bir makale fabrikası gibi çalışıyor. Bir sürü Çinli öğrencisi var, ABD'de olmanın faydaları ile çok miktarda fon sağlayabiliyor ve deli gibi araştırma yapıyor. Veri madenciliği alanında bu alandaki ilk workshop'tan beri, 1989'dan beri yani, çalışıyor ve bu konuda bir de çok popüler bir kitabı var. Adamın birçok makalesini okumuş (zaten veri madenciliği alanında çalışıyorsanız okumamanız imkansız) ve sunumlarına bakmıştım ama bir videodan izlediğim olmamıştı. Geçenlerde videolectures.net adresinde çeşitli konferanslarda çekilmiş videolarını buldum. Özellikle şu video veri madenciliği alanını özetlemesi açısından çok güzel. Aynı sayfalarda çizge (graph) madenciliği algoritmaları ile ilgili bir sunumu da var. Veri madenciliği alanı ilk olarak Apriori ve küme yapıları ile başladı. Küme yapılarından sonra ağaçlara geçiş oldu. Ağaç yapıları tabii anlatım yönünden daha iyiydiler, çözüm konusunda matematiğin bu daha gelişmiş konusu çok yardımcı oldu. Ağaç yapıları halen çok kullanıyorlar, ama veri madenciliğinin yeni gözdesi çizge yapıları. Çizge yapıları ağaçlardan daha fazla anlatı gücüne sahipler ve matematik onları daha güzel destekliyor. Çizge yapıları sosyal ağlarda, bioenformatikte, kimyada çok fazla kullanım alanları buluyorlar. Veri madenciliği artık yeni alanlara da el atıyor, onlara veriden bilgiye ulaşma konusunda yardımcı oluyor.
Veri madenciliği alanında çalışacaksınız benim tavsiyem çizge teorisini (Graph Theory) iyi okuyup anlamanız. Sonrasında ilk çizge algoritmalardan başlayarak en yeni algoritmalara kadar makaleleri okuyun ve ilginizi çeken bir alanda araştırmanıza başlayın. Bu alanda Türkiye'de çok çalışan tanımıyorum, daha bugün en büyük konferanslardan biri olan SIGKDD09'de yer alan makalelere baktım, Türkiye'den tek bir makale yok, program komitesinde buralardan kimse yok. Veri madenciliği bence çok önemli bir alan ama başka pek çok alanda olduğu gibi bunda da esamemiz okunmuyor. Umarım ileride daha iyi çalışan insanlar çıkar. Kökleşmiş pek çok sorunumuz var, tam bir eğitim devrimi gerekiyor bence. Meritokrasi yerleştirilmeli, üniversiteler bağımsız (ama denetimli) olmalı, eğitim ve sanayi işbirliği sağlanmalı (tabii öncesinde iş yapma ortamının iyileştirilmesi, kurumların düzeltilmesi ve yasaların/yargının bir devrime uğramaları gerekiyor). Bütün bunlar olmadığı sürece Türkiye böyle kalmaya devam edecektir. Yoksa az alandaki çok başarılı araştırmacılarımız oldukları gibi, yani istisna olarak kalacaklar veya ABD'ye vs. gidip oralarda başarılı olacaklardır.
* Şubat 2009 tarihli Paul Graham makalesinin Tayfun Şen tarafından Türkçe'ye kazandırılmış halidir.
Yeni kurulan şirketlere söylediğim sözlerden bir tanesini Paul Buchheit'ten öğrendim: az miktardaki insanı gerçekten mutlu etmek, bir sürü insanı yarı-mutlu etmekten daha iyidir. Geçenlerde bir gazeteciye startup'lara söyleyebileceğim 10 şey olsaydı onlardan biri bu olurdu dedim. Sonra düşündüm, diğer dokuzu acaba hangileri olurdu?
Bir liste yaptığımda 13 tane madde çıktığını gördüm.
1. İyi kurucular seçin.
Kurucular, bulunduğu mahalle bir ev için neyse, startup için odur. Ev ile ilgili herşeyi değiştirebilirsiniz, bulunduğu mahalle dışında. Bir startup'ta, fikrinizi kolaylıkla değiştirebilirsiniz, ama kurucularınızı değiştirmek zordur. [1] Ve bir startup'ın başarısı hemen hemen her zaman kurucularına bağlıdır.
2. Hızlı çıkış yapın.
İşinizi hızlı bir şekilde çıkartmanızın nedeni piyasaya erken çıkmanın hayati olmasından kaynaklanmıyor. Bunun nedeni işi çıkarana kadar aslında üzerinde çalışamaya başlamamanızdan kaynaklanıyor. İşi çıkarmak size aslında ne üzerinde çalışmış olmanız gerektiğini öğretir. Bunu bilene kadar zamanınızı boşa harcıyorsunuz demektir. Bundan dolayı çıkış yapmanızın temel değeri kullanıcılarla etkileşime geçmenizi sağlamasıdır.
3. Fikrinizin değişmesine izin verin.
Bu, hızlı çıkış yapmak kadar önemlidir. Hızlı çıkış yapın ve sürekli yineleyin. Bir startup'ı sadece harika bir ilk fikri gerçekleştirmek olarak görmek büyük bir hatadır. Bir kompozisyonda olduğu gibi, fikirlerin çoğu uygulama sırasında ortaya çıkar.
4. Kullanıcılarınızı anlayın.
Bir startup tarafından oluşturulan değeri bir kenarının kullanıcı sayınız, diğer kenarının ise onların hayatını ne kadar iyileştirebildiğinizin olduğu bir dikdörtgen olarak hayal edebilirsiniz. [2] Sizin kontrol edebildiğiniz ikinci kenardır. Ve gerçekten de ilkindeki büyüme sizin ikincide ne kadar iyi yaptığınız ile belirlenecektir. Bilimdeki gibi, zor olan cevap vermek değildir, doğru soruları sormaktır. Zor olan, kullanıcıların nelerinin eksik olduğunu görebilmektir. Kullanıcıları ne kadar iyi anlarsanız bunu o kadar iyi yapabilirsiniz. Bu yüzden birçok startup, kurucularının ihtiyacı olan şeyleri geliştirdiler.
5. Az kullanıcıya kendinizi aşık etmek çoğunu kararsız bırakmaktan daha iyidir.
İdeal durumda büyük miktardaki kullanıcıları kendinize aşık etmeniz gerekiyor, ama bunu hemen başaramayabilirsiniz. Başlangıçta, olası kullanıcıların bir kısımının tüm ihtiyaçlarını karşılamak ile tümünün bazı ihtiyaçlarını karşılamak arasında kalabilirsiniz. Bu durumda ilkini seçin. Kullanıcı sayısı açısından genişlemek, tatmin etmek açısından genişlemekten daha kolaydır. Ve bu yolla kendinize yalan söylemeniz zorlaşacaktır. Eğer kusursuz bir ürünün %85'ini bitirdiğinizi düşünüyorsanız, bunun %70 olmadığını nereden biliyorsunuz? Ya %10'sa? Diğer taraftan kullanıcı sayınızı ölçmek çok kolaydır.
6. Şaşırtacak kadar iyi bir müşteri hizmeti sunun.
Müşteriler kendilerine kötü davranılmasına alışkındırlar. Muhatap oldukları birçok firma yarı tekel durumunda oldukları için rezalet bir müşteri hizmetinden sıyrılabilirler. Bu deneyimler yüzünden beklentileriniz/yapabilecekleriz siz farkında olmadan aşağıya inmiştir. Müşteri hizmetlerinizi sadece iyi değil, şaşırtıcı derecede iyi yapın. İnsanları mutlu etmek için bildiğiniz yolun dışına çıkın. Kullanıcılarınız bundan çok memnun olacaklardır, göreceksiniz. Bir startup'ın ilk zamanlarında, bu şekilde devam ettiremeyeceğiniz derecede iyi müşteri hizmetleri sunmak çok faydalıdır, bu şekilde kullanıcılarınızı anlamış olursunuz.
7. Yaptığınızı ölçün.
Bunu Joe Kraus'tan öğrendim. [3] Bir şeyi sadece ölçmek bile onu anlaşılmaz bir biçimde iyileştirmeye yöneltir. Eğer kullanıcı sayınızın artmasını istiyorsanız duvarınıza her gün kullanıcı sayınızı işaretleyeceğiniz büyük bir parça kağıt asın. Sayınız arttıkça sevinecek ve azaldıkça üzüleceksiniz. Bir süre sonra neyin sayıları yukarıya doğru arttırdığını göreceksiniz ve ondan daha fazla yapacaksınız. Bundan çıkarılacak ders: Ne ölçtüğünüze dikkat edin.
8. Az harcayın.
Bunun bir startup için ne kadar önemli olduğunu anlatamam. Startup'ların büyük çoğunluğu insanların istedikleri birşeyleri gerçekleştiremeden batarlar, ve batmalarının en büyük nedeni de paralarının bitmesidir. Yani ucuz yaşamak neredeyse hızlı yinelemek ile değiştirilebilir birşeydir. [4] Ama bundan daha fazlası da var. Ucuz yaşama kültürü şirketlerin, sporun insanlardaki etkisi gibi, genç kalmalarını sağlar.
9. Makarna kazancı sağlayın.
"Makarna kazancı" bir startup'ın kurucularının yaşam masraflarını karşılayacak kadar para kazanabilmesi demektir. Bu hızlı yinelemeli bir iş modeli değildir (ama olabilir de), daha çok yatırım işlemini anlamaktir. Makarna kazancı sınırını geçtiğinizde yatırımcılarla ilişkiniz değişecektir. Aynı zamanda moraliniz çok yükselecektir.
10. Dikkatinizin dağılmamasına dikkat edin.
Startup'ları dikkat dağılması kadar batıran başka birşey yoktur. Bu dikkat dağıtıcıların en kötüleri para ödeyenlerdir: gündüz işleri, danışmanlıklar, kazançlı yan işler. Startup'ın uzun dönemde daha fazla potansiyeli olabilir, ama size para ödeyenler tarafından sürekli dikkatiniz dağılabilir. Çelişki gibi görünse de para toplama işi de bir dikkat dağıtıcıdır, bunu da en aza indirmeye çalışın.
11. Moralinizi yüksek tutun.
Bir startup'ın batmasının direk nedeni paralarının bitmesi olsa da alt katmandaki sorun genellikle odaklanamamaktır. Ya şirket salak insanlar tarafından yönetiliyordur (bu durumda tavsiye ile düzeltilemez) veya insanlar akıllıdır ama moralleri bozulmuştur. Bir startup kurmak büyük bir manevi güç ister. Bunu anlayın ve moralinizin bozulmaması için bilinçli bir emek sarf edin, hani ağır bir kutuyu kaldırırken dizlerinizi kırıp eğildiğiniz zamanki gibi.
12. Pes etmeyin.
Moraliniz bozulsa bile pes etmeyin. Sadece pes etmeyerek bile baya bir yol gidebilirsiniz. Bu her alanda böyle değildir. Bazı insanlar ne kadar devam etseler de iyi matematikçi olamazlar. Ama startup işi böyle değildir. Sadece gayret etmek bile genellikle yeterlidir, fikriniz üzerinde sürekli çalıştığınız sürece.
13. Anlaşmalar yatabilir.
Viaweb'den öğrendiğimiz en yararlı yeteneklerden birisi umutlarımızı çok fazla yüksek tutmamaktı. Herhalde çeşitli şekillerdeki 20 kadar görüşme başarızlıkla sonuçlanmıştı. İlk 10 tanesinden filan sonra anlaşma görüşmelerini arka işlem olarak düşünmeyi ve başarısızlıkla bitene kadar önemsememeyi öğrendik. Görüşmelerin anlaşma ile sonuçlanacağına güvenmek morali kötü etkiliyordu. Sadece görüşmelerin çoğunlukla başarısız olmasından değil, aynı zamanda başarılı olma şansını da azalttığından.
13 tanesini yazdıktan sonra kendime eğer sadece bir tanesini seçebilseydim, hangisini seçerdim diye sordum.
Kullanıcılarınızı anlayın. Anahtar bunda. Bir startup için temel görev değer yaratmaktır, ve değer yaratmanın sizin kontrolünüz altındaki kısmı kullanıcıların yaşamını ne kadar iyileştirebileceğiniz ve bunun en zor kısmı da bunun için ne yapacağınızdır. Ne yapmanız gerektiğini bildikten sonra sadece bunun için gayret sarfetmeniz gerekir, ve iyi hacker'ların çoğu bunu yapabilirler.
Kullanıcılarınızı anlamak bu listedeki maddelerin yarısında var. Hızlı çıkarmanın nedeni budur, kullanıcılarınızı anlamak. Fikrinizi geliştirebilmeniz kullanıcılarla ilgili anlayışınızın yansımasıdır. Kullanıcıları anlamanız sizi onların bazılarını çok mutlu etmenize doğru itecektir. Şaşırtıcı derecede iyi müşteri hizmetinin nedeni bunun kullanıcılarınızı daha iyi anlamanıza yardımcı olmasıdır. Ve kullanıcılarınızı anlamanız moralinizi arttıracaktır, çünkü etrafınızdaki herşey yıkılırken size aşık sadece on kullanıcı bile devam etmenizi sağlayacaktır.
Notlar
[1] Aslında zaman makinesi olmadan imkansız da diyebiliriz.
[2] Uygulamada daha çok bir tarağa benzetilebilir.
[3] Joe'ya göre bunu ilk Hewlett Packard'ın kurucularından birisi söyledi, ama hangisi olduğunu hatırlamıyor.
[4] Eğer piyasa aynı dursaydı değiştirilebilir olurdu. Ama piyasa hep değiştiği için, iki kat fazla çalışmak iki kat fazla zamanınızın olmasından daha iyidir.
YouTube Lights Out Feature - through Greasemonkey
Gönderen tayfun Etiketler: english, expand view, greasemonkey script, javascript, lights out, youtubeAbout a month ago I was frustrated with YouTube because one of the videos I was viewing at the time had a "turn off the lights" and "expand the view" feature but other videos did not. Apparently a few selected videos have this feature, mostly long length movies and videos uploaded by premium users/corporations. I wanted to copy these features to other videos so I added this task to my to-do list. A few days ago I sat with this intention and was able to code it easily. I'm releasing this as a Greasemonkey script. To show you what it is capable of, see this screenshot:
This screenshot shows how lights out feature works. The screenshot has been taken using the Opera browser but the script also works for Mozilla Firefox.
The two buttons on the right of the video title, circled with red, are the two buttons for turning the lights off and expanding the view. To install my script on Firefox, you need to install the Greasemonkey add-on. To install it on Opera, you simply need to download it to a folder designated as a "user scripts" folder and tell Opera about it by using the toolbar menu: Preferences->Advanced->JavaScript Options.
You can download the script from UserScripts web site. I hope you like it.
O'Reilly'nin 2 ay önce yaptığı bir konuşmayı bugün izleme fırsatı buldum. Paul Graham'ın da yazılarında sıkça belirttiği gibi insanların sevdikleri ve kendileri için önemli olan konularda çalışmalarını tavsiye ediyor. Aslında benim de bugüne kadar yapmaya çalıştığım bu oldu. Eğer bir işi severek yapıyorsanız ona tüm gücünüzü verebilirsiniz ve o konuda gerçekten iyi olabilirsiniz. İşiniz aynı zamanda hobiniz de olursa o zaman hiç yorulmazsınız.
Sunumdaki dikkat çeken konulardan biri O'Reilly'nin devleti eleştirdiği bölümler oldu. Obama gerçekten de ilk internet başkanı, teknolojiyi kullanarak önemli bir kaldıraç sağladı (örneğin facebook, twitter gibi servisler sayesinde). Göreve geldikten sonra devlet içinde CIO ve CTO (Bilgi Başkanı ve Teknoloji Başkanı olarak çevrilebilir herhalde) pozisyonlarını açması çok önemli. Bu iki pozisyona da Hint asıllı insanların getirilmeleri de başka bir ilginçlik :) Eminim ABD'de bu pozisyonlar olmadan da devlet büyük oranda teknoloji danışmanlığı alıyordu ama pozisyonların sembolik değerleri de çok fazla. Türkiye'de ise devlet teknolojinin t'sini anlamamakta direniyor, YouTube gibi sansürler ile bir yere varabileceğini sanıyor.
Sunumdaki bir başka ilginç olay Twitter'ın ilk sistem çizimlerinden birisinin gösterildiği sayfaydı. Twitter gerçekten de çok basit gibi görünen bir uygulama, bu ilk mimari çizim basit fikirlerin nasıl gerçekleşebileceğini göstermesi açısından önemli bence. Sunumda O'Reilly'nin atıf yaptığı şiir de çok güzel bence. Yazımı sunumdan bir cümle ile bitiriyorum:
Work for something that matters to you more than money.
I had read about the new Korean law forcing big web sites to enforce their users to give real identity information. This means users have to supply an ID number (like the SSN in other countries) and real information such as name, age etc. while registering with web sites. This seemed ridiculous when I first read it, it looks even worse then the censorship we have in Turkey. Just think about how this kind of personal information can be used, it seems like madness. And Korea (South Korea that is of course, I'm not talking about North Korea!) is supposed to be one of the most high-tech countries on the planet. I would have expected Korean politicians to be more clever than what we have in Turkey...
I was looking at the source code for YouTube today and I noticed a funny thing:
function commentResponse(xmlHttpRequest) {
msg["koreaFail"] = "We have voluntarily disabled this functionality on kr.youtube.com because of the Korean real-name verification law.";
...
This is JavaScript code that is used for showing errors in response to commenting. It seems Google resisted the name verification scheme and disabled commenting feature on kr.youtube.com. You can read more about the story here. I was really surprised by this code fragment :)
Otelimden. Kumburgaz, İstanbul.
Türbinler.


Komuta merkezi.
Bu ve bundan sonraki 2 resim, bu gezideki en sevdiklerim oldular.

Santralİstanbul Bilgi Üniversitesi'nin Silahtar Kampüsünde. Bilim müzesi ile birlikte aynı zamanda bir sanat müzesi de yakınlarda. Taksim AKM önünden servis kalkıyor.
Sabancı Müzesi. İstanbul'da bir Sürrealist: Salvador Dali Sergisi.
Aynadaki yansıma benim :)
[...] Birkaç yol boyunca, hatta Marksizm'i reddettikten sonra bile sosyalist olarak kalmaya devam ettim; eğer sosyalizmin bireysel özgürlüklerle kaynaşabilmesi mümkün olsaydı, bugün hala sosyalist olabilirdim. Çünkü siyasal ve sosyal açıdan herkesin eşit olduğu bir toplumda gösterişsiz, basit ve özgür bir yaşam sürmekten daha iyi bir şey olamaz. Fakat bunun sadece çok güzel bir hayal olduğunu anlamam çok uzun sürdü. Yani özgürlüğün eşitlikten daha önemli olduğunu, eşitliği gerçekleştirme girişimlerinin özgürlüğün yitirilmesi halinde, özgür olmayanlar arasında bile eşitliği sağlamanın mümkün olamayacağını çok geç fark ettim.
Yüzyılın Dersi, Karl Popper. Plato Yayınları, 2006.
Merak ediyorum, ODTÜ'deki 'Sosyalist'lerin kaçı Karl Popper veya diğer büyük düşünürlerin Sosyalizm hakkındaki eleştirilerini biliyorlar? Kitabın önsözünde Popper'ın ünlü bir sürü eserinin daha Türkçe'ye çevrilmemiş olduğu belirtiliyor. Bazı kitapları ise daha çok yeni çevrilmiş. Geri kalmışlığa bir örnek daha.
Batılaşma ve Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi
Gönderen tayfun Etiketler: geri kalmışlık, İsmail Cem, Türkiye, türkiye'de geri kalmışlığın tarihiŞu aralar İsmail Cem'in önemli bir kitabını okuyorum, "Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi". Kitabın Temmuz 1979 tarihli baskısı (ilk baskı 1971 yılında yayınlanmış) ODTÜ kütüphanesinde mevcut, okumak isteyenler benden sonra ödünç alabilirler. Kitabın büyük bölümünde İsmail Cem Batının kötü tesirlerinden, geleneksel anlamda iyi kabul edilen çeşitli reformların (Tanzimat [ve fermanı], Islahat Fermanı ve Meşrutiyet) kötü tesirlerinden uzun uzun bahsediyor. Osmanlı'nın anlatıldığı bölümlerden sonra gelen Tek Parti bölümünde de benzer eleştiriler sürüyor, bana göre İsmail Cem'in hayal kırıklığı (tabii benim de hayal kırıklığım) ortaya çıkıyor:
Cumhuriyetin 1923-1938 dönemindeki ekonomik ve sosyal başarısızlığın temel nedeni yönetimin sınıfsal yapısıdır. Ayrıca, iyi niyetli unsurların sosyoloji ve ekonomi konularındaki tecrübesizliğidir. Bu iki noktadan hareket edildiğinde, izlenen ekonomik ve sosyal siyasetin gerçek nedenlerine varılabilmekte, aynı yapıdaki bir yönetimle daha başka sonuç almanın imkansızlığı görülmektedir.
Sayfa 279.
İsmail Cem burada özellikle liberal özellikler gösteren ekonomiyi eleştirmekte, Batılı emperyalistlerin yerini onların yerel işbirlikçilerinin aldığını, derebeylik (feodalite, toprak ağalığı) düzeninin devam ettiğini anlatmaktadır. Bunu daha iyi anlamak için kitabın bu bölümünü okumak gerekiyor.
İsmail Cem'in ilk senelerdeki ekonomik yönetimin temel ideolojisinin yanlış olduğu fikrine katılmasam da, bazı eleştirilerini çok haklı buluyorum. Özellikle İş Bankası etrafında dönen yolsuzluklar, siyasetçilerin de karıştığı çeşitli rüşvet, adam kayırma olayları devletçi/liberal ekonominin düzgün işlemesine izin vermediler. O zamanki Türkiye ekonomisi (şimdiye benzer bir şekilde) düzenlemelerin olmadığı, siyasetçilerin yasalar çıkarıp geri çektiği, yolsuzlukların yaygın olduğu bir kaos şeklindeydi. Bütün bunların kaynağını ise İsmail Cem doğru belirliyor: "aynı yapıdaki bir yönetimle daha başka bir sonuç almak imkansızdı".
Tek parti dönemi ve sonrasında da büyük oranda benzer hatalar yapılıyor. Özellikle tek parti döneminin son zamanlarında artan ekonomik tutarsızlık, köylüyü inciten vergiler ve çeşitli yolsuzluklar artık bir seçenek çıkınca ona yöneliyor. DP'nin iktidar oluşu Batılaşmanın halk kitlelerine genel olarak fayda getirmemesi, bundan dolayı da insanların üst yapıya tepki vermesi olarak görülüyor (üst yapıdan kasıt: Batı tipinde bir görünüme sahip olan, Ankara Palas'ta danslara giden bürokratlar, ezanın Türkçe okunması zorunluluğunu vs).
İsmail Cem'in açık bir şekilde gösterdiği, ve bizim de kendi deneyimlerimizden onayladığımız iyi yönetememe ve geri kalmışlık durumuna karşılık sunduğu çözümler çoğunlukla soyut kalıyor bana göre.
Geri kalmış toplumlarda ilerlemeyi sağlayacak dinamikler bireysel davranışlarda değil, kitlelerde aranıp bulunabilir. Yapılması gereken şey, bütün halklarda var olan birikimi ve derin tutkuları araştırıp meydana çıkarmak, onlara biçim vererek toplumun bünyesine ve ekonomik gerçeklere uygun kalkınma yöntemleriyle birleştirmek, özdeşleştirmektir; toplumu, kendi öz benliğine ileri bir düzeyde kavuşmaya yöneltmektir.
Sayfa 42.
Alıntıdaki cümleler sanki herhangi bir partinin programından çıkabilirmiş gibi geliyor. İsmail Cem'in bazı somut önerileri de var. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde devletçiliğin daha fazla ön planda olmasını savunuyor örneğin. Bir toprak reformunun yapılmış olması gerektiğini söylüyor. Bunlar tarımın iyice gerileyip sanayinin onu geçtiği, hizmet sektörünün ise en önemli sektör olması gereken günümüz ekonomisi için zamanı geçmiş öneriler; tabii kitabın yayınlandığı 70'lerin başı için daha uygundular şüphesiz.
Bunun dışında kitapta NATO ve ABD'nin kucağına oturduğumuz yıllar ilginç bir şekilde, ilk elden ve arka planlarıyla anlatılıyor. DP iktidarı eşraf (ağalar vs.) ve tüccarların iktidarıydı ve kendi meşruluklarını sağlama almak için ABD ve NATO'ya dayandılar. Bana oldukça mantıklı geldi. Sonrasında ise çokça yazılıp çizilen malum olaylar, Kıbrıs çıkarması sırasında silahlar sorunu ve ABD ambargosu, çıkarma yapma ekipmanının eksikliği, yetersiz uçak tekerleri ve Erbakan'ın Kaddafi'den uçak lastiği dilenmesi, çıkarma sırasında kendi gemilerimizi bombalamamız vs. ve geri bırakılan ulusal savunma sanayisi...
Kitabın sonlarına doğru şöyle bir sonuca varılıyor:
Temeldeki bozukluğun, 600 yıllık tarihin ve günümüzdeki genel durumun incelenmesi sonucunda ortaya şöyle bir gerçek çıkmaktadır: Türkiye'nin asıl meselesi kalkınmayı sağlayacak birimlerin yokluğu değil, yanlış yönde ve biçimde, kalkınmaya önder olamayacak sınıf ve zümrelerin önderliğinde kullanılmasıdır; birikimlerle harekete geçirecek dinamiklerin yeterli olmayışıdır.
Sayfa 490.
Ve son paragraf, neyse ki umut dolu:
[...] Türkiye, boşuna yaşanmamış bir deney olan tarihiyle, dünün ve bugünün hazırladığı teorisiyle, bugünün ve yarının hazırladığı pratiğiyle, kendi tarihsel doğrultusunda yarına gidecek; Türk halkı, hızını kendisinden alan bir eylem sonucunda başarıya ulaşacaktır.
Sayfa 503
İsmail Cem politikacıların yeteneksizliklerini, ekonomiyi doğru dürüst anlamadıklarını, yolsuzlukların her dönem ekonomiyi sınırladığını doğru bir şekilde anlatıyor. Ama bunun arka planına pek değinmiyor bence. Bir mühendis olarak bilimsel/teknolojik arka plan benim ilgimi çekiyor. Özellikle karşılaştırma yaparak başka ülkelerden nasıl ayrı bir yol izlediğimizi görmek ilginç olacaktır.
Karşılaştırma için seçtiğim örnek Japonya. Japonya'yı seçmemin nedenleri basit aslında, Batılı bir ülke olmayıp Batılı kurumları kullanabilmesi onu ilginç kılıyor. Batı ülkeleri (Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya vs.) kendilerine özel bir süreçten geçtikleri için karşılaştırma yapmak açısından uygun bir seçim değiller. Tüm Batılı ülkelerin 1500'lerden itibaren yeni dünyayı sömürerek Rönesans'a ve diğer devrimlere kaynak olacak sermayeyi biriktirmeleri ve İsmail Cem'in kitabında da anlattığı ortak bazı başka özellikleri onları kendimizle karşılaştırmamızı zorlaştırıyor.
Japonya'nın 1600 ile 1800'ler arasındaki durumu Osmanlı'nın durumu ile şaşırtıcı derecede benziyor. Osmanlı'daki ayanlara (devlet ileride Sened-i İttifak ile ayanları dizginlenmeye çalışacaktır) benzer şekilde Japonya'da da derebeylik düzeni etkin. Şogun denilen askeri komutanlar ülkeyi yönetiyorlar. 1868'e kadar iktidarda olan Tokugawa Şogunluğu Sakoku denilen bir dönemi başlatıyor, bu dönemde ülke neredeyse tamamen kapalı ve izole durumda. Osmanlılara da benzer bir şekilde bu kapalılık politikasının nedeni Batı'nın kötü etkilerinden korunmak, statükoyu devam ettirebilmek. Osmanlılarda da Batı'dan gelen birçok yeniliğe karşı çıkılacak, çeşitli nedenlerle rededilecekti. İleride yine Osmanlılara benzer şekilde Batı'dan zorlama yarı-sömürge kurma amaçlı kapitülasyonlar Japonya tarafından verilecektir. Japonların bizden farkı, en kapalı oldukları zamanlarda bile Batı ilmini öğrenmeleri, bunu anlayarak önce taklit edip sonra geliştirmeleri oldu. Tokugawa Şogunlugu doneminde imtiyaz verdikleri tek ülke olan Hollanda'dan birçok alanda bilim öğrendiler. Tokugawa Şogunluğu sona erip Meiji düzeltmesi ile izolasyonlar kaldırıldığında ise bu öğrenme çok büyük artış gösterdi. Dünyanın çeşitli ülkelerine öğrenciler gönderildi. Bunlardan bir örnek olan Iwakura Seferinin amaçlarından bir tanesi, vikide yazan haliyle şu:
To gather information on education, technology, culture, and military, social and economic structures from the countries visited in order to effect the modernization of Japan.
Bunun dışında binlerce uzman da ülkeye davet edilip parayla çalıştırıldı. Japonlar ülkelerinin Rönesans, Tarım ve Sanayi Devrimlerinden geri kalmamaları için bilinçli ve planlı bir şekilde çalıştılar. Osmanlı ise büyük oranda sadece askeri kurumlarını düzelterek işin içinden sıyrılabileceğini düşündü. Tabii arka planda çeşitli başka nedenler de var ama sonuç olarak bilim ve teknikteki büyük gelişme takip edilmedi. Sadece askeri okullar modernleştirildi, yoksa bir milleti kurtaracak büyük liderin ve ileride ülkede söz sahibi olacak politikacıların çoğunlukla asker kökenli olmaları bir tesadüf değildi. Kamunun eğitim sistemi düzeltilmedi ve medreseler aynen devam etti. Bunu gösteren en büyük örneklerden birisi okuma yazma oranı, Osmanlı'da 19. yüzyıl başlarında %2-3 iken yüzyıl sonuna doğru %15 oldu. Karşılaştırma yapmak açısından, Japonya'da Şogunluk döneminden kalan eğitim sistemi sayesinde aynı dönemde okuma yazma oranı %80'lerin üzerindeydi.
Varmak istediğim nokta özet olarak şu: İsmail Cem kitabında Batı'dan gelen olumsuz etkilerin üzerinde çok duruyor. Bence bu etkiler kaçınılmaz olarak yaşanacaktı. Asıl sorun ise bu etkilerin yeterince değerlendirilememiş olması. Tüm kurumların baştan sona düzenlenmesi gerekiyordu. Bu olmadı, eğitim sistemi kitleleri yükseltmedi. Bilim ve teknikteki ilerlemeler takip edilmedi.
Geçen yaz o zamanlar dekan olan şimdiki İstanbul Kültür Üniversitesi Rektörü Dursun Koçer'in "300 Yıllık Gecikme" isimli bir sunumunu izlemiştim (bkz. Erdal İnönü'nün aynı adlı kitabı), sunumda çeşitli kurumların, tekniklerin Osmanlı ve günümüz Türkiye'sine yaklaşık 300 yıl sonra geldiğini gösteren örnekler vardı (matbaa, gözlemevi, bilimler akademisi gibi örnekler ışığında). Bu sunum beni çok etkilemişti. Çağı takip etmemek bence yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni de kötü yönde etkisi altına aldı. İsmail Cem'in çok doğru olarak belirttiği gibi "sosyoloji ve ekonomi konularındaki tecrübesizlik" çok seneler devam edecek, Türkiye iyi yönetilemeyecektir. Meritokrasinin ne olduğunu bilmeyen, yolsuzlukların kaide olduğu, insanların okumadığı, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğu bir ülke, beceriksiz yöneticiler, memurlar. İşte günümüzün resmi.
Installing ttf fonts in Debian/Linux
Gönderen tayfun Etiketler: debian, english, fonts, installation, linuxInstalling fonts in Debian is really easy nowadays. But, even so, there seems to be a wealth of outdated information on the Internet. So I'll be providing my easy way, for others and myself in case I need this information again. The first thing you need to do is downloading the fonts and putting them into one of the optional directories. This could be .fonts directory (notice the plural) in your home folder or a system wide folder such as /usr/share/fonts . In my case, I created a folder in /usr/share/fonts/truetype/ to keep my own fonts that I downloaded and installed. After putting the .ttf files into this directory, you will have to clear the font information cache files so that the new fonts are picked up and ready to use with applications such as gimp, openoffice etc. The command to be used is:
# fc-cache -fv
After this, you should be good to go. By the way, if you are looking for fonts including Turkish characters, fonttr seems to be a good place to go.
Enjoy!
İnternet özgürlük demektir. İnternette sansüre ben de karşı çıkıyorum. 21. Yüzyılda rastgele site kapatmak Türkiye için bir utançtır.
44 kişinin katledilmesi, cehalet ve kısır döngüler
Gönderen tayfun Etiketler: cehalet, geri kalmışlık, TürkiyeMardin'de birkaç gün önce gerçekleşen korkunç katliamı inceliyorum, bulabildiğim tüm fikir yazılarını okumaya çalışıyorum. Bunu yapmamın nedeni bu katliamın Türkiye'nin birçok sorununu özetlemesi bence; eğitimsizlik/cehalet, kırsallık/şehirleşememe, toprak sorunları, töre ve yerleşmiş kültürün evrimleşememesi, silah çokluğu ve denetimsizlik, hukuka güvensizlik...
Bugün ntvmsnbc'de Mardin valisi ile Can Dündar'ın röportajı vardı. Vali herhalde bölgeyi bilen birisi, benim de bir miktar bölge hakkında gözlemim var (batılı bir gözlem ama olsun) ve şöyle bir öneride bulunuyor:
Can Dündar: Siz bir vali olarak bu konunun çözümü için ne tavsiye edersiniz?
Hasan Duruer: Olay sosyolojik ve psikolojik açıdan çok iyi değerlendirilmeli. Buradaki aşiret yapısının, töre düzeninin, insanların yapısının iyi analiz edilmesi gerekiyor. Kız çocuklarının okuması konusunda gayret göstermemiz gerekiyor. Yörenin inançları gereği, kız çocuklarının ayrı okullarda okumasının faydalı olacağını düşünüyorum. Erkeklerle aynı okullarda okumaları istenmiyor. Bu çocukları eve mahkum etmemek için, çok sayıda kız okullarına, yurtlarına ihtiyacımız olacaktır.
Buna karşılık yorumlarda bu öneriyi gerilik olarak yaftalayan şakşakçılar hemen ortaya çıkmışlar. Bu insanlara şakşakçı diyorum çünkü çoğunlukla bir fikir beyan ettiklerinde hiçbir şekilde kanıt göstermezler. Siz tersini kanıtlarıyla gösterseniz de ikna olmazlar. Genele uyarlar, araştırma yapmazlar, kitap okumazlar, dünyayı gezmezler/takip etmezler ama her konuda kesin fikirleri vardır.
Şimdi benim bu konudaki tutumun önerinin çok mantıklı olduğu şeklinde. Şimdiye kadar mevcut durum veya statüko onlarca yıldır herhangi bir değişim veya ilerleme sağladı mı? Koca bir hayır, nitekim 2009 yılında böyle bir katliam görülebiliyor. Peki neden bölgenin gereklerine uygun böyle bir sisteme karşı çıkılıyor. Japonya, Kore, İngiltere gibi birçok Batılı ve gelişmiş ülkede sadece kızların okuduğu liseler ve hatta üniversiteler var. Benim en yakın arkadaşım Kohei'in kız arkadaşı Japonya'da sadece kızların okuduğu bir liseye gitmiş. Kore ve Japonya gibi muhafazakar ülkelerde kızların okuduğu üniversiteler çok miktarda bulunmaktalar. Bunun konuda daha fazla bilgi alabileceğiniz viki sayfaları şunlar:
Japonya'daki kızlar için üniversiteler
Tüm dünyada kızlar için üniversiteler
Özellikle Kore bölümüne dikkat çekerim.
Neden kendi kendimize düşünüp uygun çözümler bulmuyoruz anlamıyorum. Sadece bu konuda değil, hemen hemen her konuda Türkiye'de kendilerinin en çağdaş olduğunu düşünen ama en yobaz fikirlere körü körüne bağlı, düşünmeyen/okumayan/araştırmayan insanlar var. Bu yüzden kısır döngülerle uğraşıp duruyoruz, bu yüzden insani gelişmişlik endeksinde en sonlardayız ve bu yüzden 21. yüzyılda çoluk çocuk demeden 44 kişi planlı bir şekilde katledilebiliyor Türkiye'de.
Newsweek Türkiye'nin 10 Mayıs tarihli baskısında (edisyon ne ya?) KKTC Cumhurbaşkanı Talat ile bir röportaj var. Son soru şöyle:
Türkiye'de telefonları emniyet ya da bazı gruplarca dinlenen çok kişi olduğu konuşuldu. Siz de telefonlarınızın dinleniyor olabileceğinden şüphe ediyor musunuz?
Talat: Somut bir delilim ya da izlenimim yok ama her zaman kuşkum oldu. Sadece Türkiye'den belli çevrelerin değil, Kıbrıs Rum tarafının da benim telefonlarımı dinleme ihtimali yüksek. Kendimce önlemler alıyorum.
Türk tarafının, ve genel olarak Türkiye'nin Yunanistan ve Rum Kesimine karşı zayıflığını gösteren bir cümle bence. Kendince önlemler almak ne demek ya? Bu işi yapacak, güvenlik konusunda özelleşmiş, bu konuda çalışacak kurumların olması gerekiyor. Yoksa dinleniyor olman her zaman olası ve bu durumda görüşmelerde adamlar bir adım önde olabilirler.
I've had quite a hard time getting a correct eps file to include in my thesis. I use eps format basically because it is a vector image format so the quality does not degrade as the document is enlarged. But, and that is a big "but", generating correct eps files are hard for OpenOffice.org Draw and Calc. I created a table in OOo Draw and exported it to pdf file as one cannot export to eps directly. But when I include it in my thesis.tex file, latex is complaining about missing bounding box. I'm not sure why, is OOo creating an incomplete, or non standard, pdf file? To circumvent this, I made use of some programs. First of all, I used "pdftops -eps" command to convert the pdf file to eps. Than I used the fixbb script so that the extra space around the image could be cropped. When I included the final eps file to my thesis file, everything worked like a charm. I hope this helps others in the same situtation. Cheers!
"How do you like them apples?", also shortened to, "How do you like them?" or, "Them apples", is a phrase used to gloat or to express bemusement. In both senses, the phrase acts as a rhetorical question. The origin of this idiom is uncertain. The phrase experienced a resurgence after being said by Matt Damon in the 1997 movie Good Will Hunting.
from Wikipedia.
The "dream argument" is the postulation that the act of dreaming provides preliminary evidence that the senses we trust to distinguish reality from illusion should not be fully trusted, and therefore any state that is dependent on our senses should at the very least be carefully examined and rigorously tested to determine if it is in fact "reality."
[...]
In the East, this type of argument is well known as "Zhuangzi dreamed he was a butterfly" introduced by Zhuangzi. It relates that one night Zhuangzi dreamed that he was a carefree butterfly flying happily. After he woke up, he wondered how he could determine whether he was Zhuangzi who had just finished dreaming he was a butterfly, or a butterfly who had just started dreaming he was Zhuangzi. This was a metaphor for what he referred to as a "great dream."
from Wikipedia.