Random Musings

Thoughts straight out of my -sometimes disorganized- mind.

Atom Feed Follow Me on Twitter Add Me on Facebook My Photos on Flickr
Başkalarının Kelimeleri

Beni tanıyanlar bilir, İngilizcem mükemmel olmasa da iyidir. Yurt dışında yaşamaya başlayınca gerçek seviyemi farketmeye başladım. Bu durum aynı zamanda doğal diller konusunda çokça düşünmeme de yol açtı.

Hollanda’da hemen hemen herkes İngilizce konuşuyor. Birçoğu gerçekten çok çok iyiler. Booking’te İK’dan Valerie’ye “Amerika’dan mısın” diye sormuşluğum var ilk gün, bazıları o derece iyiler (hayır, kendisi Hollandalı :). Kelime dağarcıkları, günlük konuşma dilleri (buna "colloquial language" deniyor) ve deyimlere hakimiyetleri çok iyi. Türkiye’de biz cümlenin gramerini, zaman kiplerini düşünürken buradakiler cümle kalıplarını seçip doğal bir şekilde konuşuyorlar. Bir süre sonra sen de alışıyorsun, ilk duyduğunda şaşırdığın kalıplar doğal gelmeye başlıyorlar.

Hollandalılarla bu konuda sohbet ederken hemen hepsi yabancı filmlerin dublaj yerine alt yazılı verildiğini özellikle vurguluyorlar. Kısa bir süre yaşadığım Danimarka’da da aynı durum vardı. İki ülkede de İngilizce konuşma oranının %90’a yakın olması belki de tesadüf değil.

Dil öğrenmek aslında başkalarının kelimelerini kullanmaya başlamak mı? Bebekken, ilk dilimizi anne babamızın kelimelerini kullanarak öğrenmiyor muyuz? ODTÜ’de aldığım İspanyolca dersinde öğretmen sadece İspanyolca anlatıyordu dersi. Eminim bu konuda çok fazla araştırma ve makale vardır, ben üşeniyorum bunları bulmaya.

Bazı deyimleri öğrenmek olağandışı durumlarda oluyor. Geçen hafta sıkça masa tenisi oynayıp beraber yemek yediğim iş arkadaşım babasını kaybetti. Ani bir kalp krizi. Avustralya’daki evinden bu kadar uzak ve expat olunca insanın çok fazla dayanabileceği arkadaşı olmuyor haliyle. Gecenin bir buçuğunda bisiklete atlayıp evine gittim, yalnız bırakmayıp sarıldım kendine.

Kelime dağarcığım ne kadar zayıfmış! “Başın sağolsun” nasıl denir ki İngilizce? “Üzgünüm” dedim, “ne diyeceğimi bilmiyorum” dedim, ki gerçekten bilmiyordum da. Biraz zor oldu, ama bir şekilde başardım sanırım. Ne yaparım, ne söylerim diye çok korkmuştum ama insan hallediyor bir şekilde.

Hem İngilizcem hem de Hollandacam, ben farkında olmasam da gelişiyor. Bazen üzücü olaylar yaşansa da, ve bazen sırf bu yüzden…

Endülüs, Simyacı ve Seyahat Hakkında

İlk kez Ryanair ile uçacaktım. Ucuz havayolu olmasının avantajı belki de buydu, uçakta kasıntı, burnu havada insanlar değil, öğrenciler ve paradan daha değerli şeylerin olduğunu bilen birçok insan vardı. Yan koltukta oturan İspanyol kızla anlaşmaya çalışırken Endülüs hakkında çok da bir şey bilmediğimi anladım. Kızın memleketi Cadiz (‘kadif’ gibi okunuyor, sondaki z için dilinizi üst damağınıza yapıştırın ama dudaklarınız açık kalsın :)) bile bana bir şey ifade etmiyordu. Vişne'nin yazısını okumuştum bir ara ama işte hafızam beni yarı yolda bırakmıştı.

Konu bir şekilde Tarifa ve Tanca şehirlerine geldi. Ve ben yıllar önce orta sonda okuduğum romanı hatırladım: Simyacı. Romandaki çoban Endülüs’teki memleketinden yola çıkıp Kuzey Afrika’yı tamamen geçiyor ve aynen bizim seyahatlerimizde olduğu gibi, başladığı yere geri dönüyordu. Endülüs’te Arap ve İslam etkisini bulacağımı biliyordum ama bu kadar etkileneceğimi ben bile tahmin edememiştim.

Sevilla

Kasım ortasında Sevilla’ya indik ama hava ve insanlar sıcacık karşıladı bizi. Ne de olsa biz de Akdenizli’yiz dedik ve harikulade sokaklarını arşınlamaya başladık.

Beautiful Sevilla Architecture

Sevilla’da eski şehirde sokaklar dar, evler birbirine çok yakın. İnsanların sıcaklığı evlerine de yansımış neredeyse. Özellikle Kuzey Avrupa’dan sonra hemen anlaşılıyor bu farklar.

Sevilla

Yukarıdaki fotoğrafta bulunan sokak işaretini arkadaşım pek sevmedi ama bence otantik bir hava kattı fotoğrafa :)

Giralda

Endülüs olunca tabi her yerde Arap ve İslam etkisini hissediyorsun. Büyük şehirlerdeki ana katedraller camiden çevrilmişler ve bazıları halen “mezquita” (İspanyolca’ya Arapça mescit kelimesinden geçmiş) yani cami olarak biliniyorlar. Giralda, Sevilla’daki ana caminin minaresiymiş, daha sonradan eklemeler yapılmış.

Al-Kasr of Sevilla

Katedral ve Giralda’dan sonra gideceğimiz diğer şehirlerde de bulacağımız Alcazar denilen saraya girdik. İsim olarak Arapça El-Kasr’dan geliyor. Muhteşem bahçeleri ve işlemeli odalarına bayıldık. Yukarıdaki fotoğraf elçileri ağırladıkları Hall of Ambassadors odasındaki kubbenin işlemeleri. Burada ağırlanan elçilerin herhalde baya etkilendiklerini söylemeye gerek yok.

Tüm İspanya yarım adasını işgale gelen Araplar çölleri ve Akdeniz’i aşarak gelmişlerdi. Söylenceye göre kölelikten komutanlığa yükselen Tarık bin Ziyad gemilerle İspanya’ya geldikten hemen sonra askerlerin geri dönme umudu kalmasın diye gemileri yaktırmıştı (böylece “gemileri yakmak” deyimini de dünya dillerine armağan etmiş oldu, yine Cebel-i Tarık Boğazı da ismini bu komutandan almakta - Tarık’ın Dağı).

Al-Kasr of Sevilla

Çölleri aşıp İspanya’ya gelen bu insanların suya ne kadar önem verdiklerini tahmin edebiliriz. Bu yüzden tüm saraylarında, bahçelerinde su başrolde.

Al-Kasr of Sevilla

Allah’a ortak koşma korkusuyla insan resimleri ve heykel İslam uygarlığında yasaktı. Bunun yerine ikame edilen sanatlar ise bu uygarlığının vardığı en üst noktayı bize gösteriyor (sonrası zaten yokuş aşağı). Desenler, renkler, gerçekten mükemmel bir uyum barındırıyor.

Sevilla’da görmeniz gereken bir başka yer de Espana Meydanı (Plaza de Espana) ve etrafındaki park. Görmeden gelmeyin :)

Kurtuba

Sevilla’dan sonra nispeten küçük şehir Kurtuba’ya geçtik. Kurtuba’da sabah 8:30 ile 9:30 arasında bazı yerlere ücretsiz girebiliyorsunuz. Aklınızda bulunsun. Yoksa her yere 8-9 Euro ödeyip bizim gibi cebinizi deldirmeyin :) İlk olarak sabah yine Alcazar bahçelerini gezdik. Sevilla’daki Alcazar’dan sonra burası bizi çok etkilemedi açıkçası.

Kurtuba sadece camisi için bile ziyaret edilebilir. O kadar güzel bir camisi var ki, bohçamdaki kelimelerin anlatmaya yeteceğini düşünmüyorum.

Mezquita of Cordoba

Mihrab korunmuş, altın yaldızlı.

İçerisi devasa. Dünyanın en eski ve büyük camilerinden birindesiniz. Sütunların renkleri, taşlar göz alıcı. Muazzam bir mabet. Pencerelerden semavi atmosfere uygun ışık huzmeleri giriyor.

Mezquita of Cordoba

Kiliseye çevrilen bölüm de çok güzel. Portakal ağaçlarının bulunduğu iç avlusu da. Arap zamanlarında hurma ağaçları varmış, İspanyollar sonradan portakal ağaçları dikmişler.

Kurtuba küçük şehir. Ama mükemmel bir eser barındırıyor.

Gırnata

Şehrin İspanyolca adı Granada “nar” anlamına geliyor ve aynı zamanda şehrin simgesi, sokak levhalarında nar resimlerini görebilirsiniz.

Burada Play Granada'nın rehberli turuna katıldık ve eski Arap mahallesi Albayzın’ı, arkadaki kutsal dağ Sacromonte’yi ve etrafını dolaştık. Sacromonte’de çokça mağaralar bulunuyor ve buralarda halen Romanlar ve hippiler yaşıyorlar. Flamenko izlemek isterseniz en iyi yer de burası sanırım. Benim gibi yapıp izlemeden gelmeyin!

Albayzın’ı gezerken Aljibe denilen sarnıçları da gördük. Rehberimizin dediğine göre Araplardan kalma bu çeşmeler şehre su sağlıyordu ve çok yakın zamanlara, 1920’lere kadar kullanımda kaldılar.

Gırnata şehrinin talihi başkent Cordoba’nın 1236’da düşmesiyle değişiyor. Bundan sonra yarımadadaki İslam ülkesinin başkenti Gırnata oluyor ve Alhamra baş saray yapılıyor. Belki inanmayacaksanız ama 1492’ye kadar, yani Columbus’un Amerika’yı keşfine kadar (Teyyip’e göre Columbus da Müslüman ya neyse o konulara girmeyelim :), Gırnata’da Müslümanlar hüküm sürüyorlar.

Gırnata hakkında şöyle bir söz var: “Give him a coin, woman, for there is nothing worse in this life than to be blind in Granada”. Benim çevirimle: “Dilenciye biraz para verin, çünkü bu hayatta Gırnata’da kör olmaktan daha kötü bir şey yok”. Gırnata öyle güzel bir şehir.

From Alhambra

Alhamra Sarayı İslam uygarlığının başyapıtı tabii ki. O işlemeler, o desenler, çiniler… Girdiğimiz her odadan hayran kalarak çıktık.

From Alhambra

Şahsen ben Arap ve İslam uygarlığını bilmiyormuşum diye geçirdim içimden. Yani kitaplardan filan o kadar okuyoruz ama, görmek, dokunmak, yüzyıllardır böyle zarif durabilen yapıyı solumak bambaşka bir duygu.

From Alhambra

Her şeyi ince düşülmüş. Mükemmel bir yapıt. Hakkıyla fotoğrafını çekebileceğimi hiç düşünmüyorum. Naçizane çabalarım bunlar.

From Alhambra

Biraz garip gelecek ama fotoğraflar arasından en sevdiğim yukarıdaki oldu. Sarayın içerisinde İspanyol işgalinden sonra yapılmış 5. Carlos’un sarayında merdivenler, taş duvar ve ışık.

Sierra Nevada at the back

Elhamra’yı seyre dalacak en güzel yer Albayzın’daki Mirador San Nicolas. Buradan saray ve arkadaki Sierra Nevada (ispanyolca “karlı dağ” anlamına geliyor) mükemmel bir görüntü oluşturuyor. Üstelik canlı müzik de çabası!

Aynı noktadan bizim çektiğimiz videodaki Flamenco müziği bence daha güzel, ama bunun da görüntüleri daha iyi :)

Şehir çok canlı, çok ihtişamlı bir katedrali de var, yalnız Elhamra’dan sonra çok sönük kalabilir :) Gırnata kalbimizi fethediyor!

Malaga

Malaga’ya geldiğimizde artık Katedral ve Alcazar kusacak kıvama gelmiş bulunuyoruz. Tapas’ları mideye indirip gelen çalgıcılarla sohbet ediyoruz.

Picasso’nun doğduğu eve gidiyoruz. Barış güvercini sembolünü Picasso’nun popülerleştirdiğini öğreniyoruz. Hatta kızına Paloma (isp. kumru) ismini veriyor. Franco diktatörüne karşı direnişlerini takdir ediyoruz. Krallarının ve entellektüellerin direnişe katılmalarından mutlu oluyoruz. Darısı bizim başımıza diyoruz.

İspanyollar zengin bir millet değiller. Ama iyi yaşamasını iyi biliyorlar.

Özet

Tren ağı İspanya’da çok gelişmiş değil. Ama otobüsler kolay bulunuyor, ucuz ve rahatlar. Biz tren ve otobüs kullandık şehirler arasında. Bence seyahat açısından Ekim-Kasım ayları tercih edilmeli. Hava çok sıcak olmuyor ve tatil mevsimi geçtiği için turist sayısı daha az oluyor :)

Eve dönünce Simyacı’yı bulup tekrar okudum. İnsanın okuma zevki nasıl değişiyor kendimden anlamış oldum. Dil çok basit, karakter derinliği yok ve aşırı derecede didaktik. Mistik olmaya çalışması ayrı bir gıcık etti beni. Neredeyse Serdar Özkan veya Secret zırvalıkları ile tıpatıp aynılar (Simyacı'da birçok esinlenme var, ama anlaşılan Serdar Özkan da esinlenmenin esinlenmesini yapmış: esinlenme-ception!).

Endülüs kesinlikle görülmesi gereken yerlerden. Bol keyifler!

Don't Miss in Istanbul

I have several friends visiting Istanbul next week (yes, I’m looking at you Pablo, Yeokyung and Gizem :) and I have been getting a lot of requests for suggestions and places to visit there. Since I had lived in Istanbul and explored quite a bit to take photos, I already had a list of my favorite places in my head. This was a perfect excuse to write them down.

Caferağa Medresesi

This is truly one of the best kept secrets in the city. It is just behind the brilliant Hagia Sophia but so peaceful! You’ll visit the awesome Hagia Sophia, read about the history and you will definitely need to take a break.

Hagia Sophia

Come to this place to get some peace and get some energy from nice home made meals.

Caferağa Medresesi

This was a medrese built by Mimar Sinan himself, and it is still used for teaching. Maybe you will get a glimpse of students doing Ebru or hear them playing the Ney.

Ebru

Ebru is painting on water :)

Fatoş

Çorlulu Ali Paşa Medresesi

If you want to go to one authentic tea shop, this has to be it. This is located on the tram route, a few stops after Hagia Sophia or the Blue Mosque. It is a 300 year old mosque and “medrese” (which means school in Ottoman times). Order an apple tea if nargile isn’t your thing, and watch the students, locals or cats sitting next to you. Admire the lanterns and contemplate about East vs. West.

Süleymaniye Camii

This is one of my favorite spots in the city. It is much less touristy then the Blue Mosque but magnificent nonetheless and offers great views of the Golden Horn. It was built by Mimar Sinan about 500 years ago. Through some bizarre historical accident, there are many restaurants just in front of the mosque which are all offering the same meal, Kuru Fasülye, and the chefs are all from the same city in Turkey, Erzincan. Eat your lunch at one of these restaurants (some have the same names as the owners are relatives of each other). Read up on the reviews beforehand to get more info.

Mimar Sinan Cafe

While you are nearby, you have to give a break at the cafe which has its name from the famous architect. Get anything, it doesn’t matter, but definitely enjoy the view.

Galata

Museum of Innocence

This museum comes highly recommended if you have read the book with same name from Orhan Pamuk. He had won the Nobel Prize in literature a few years ago and he is the most popular writer in Turkey. The thing that is extraordinary about Orhan Pamuk is that he weaves the story my merging fiction and non-fiction in a unique way. He sends greetings to his daughter (Rüya) in many of his books and he himself is a character in many. With the “Museum of Innocence”, it is something even more interesting, because the museum has an important place in the book. And if you have the book, you can enter the museum for free, for there is a ticket in one of the pages in the book. So you get stamped on that page and it makes for an interesting memorabilia.

If you are really into Pamuk novels, you definitely want to visit Nişantaşı district, which is not too far away from Taksim. This is the rich neighborhood Pamuk grew up in, and it is the main location in many of his books. It is also rich and shows the more Western part of the city, so if you’re not into Pamuk, you might not find it interesting. If you are in Nişantaşı though, go to Zamane Kahvesi and you won’t regret it.

Helvetia

Taksim is nice and historic, and you will definitely notice it is very crowded like the city itself. I had a Japanese friend who told me after visiting İstiklal Caddesi that İstanbul was more crowded then Tokyo :)

Taksim

If you are around Taksim and hungry, I advise you to treat yourself at Helvetia. It’s a nice cozy restaurant which offers you home made, traditional meals.

If you want something more Western, you can eat at The House Cafe or Midpoint, both of which you can find on İstiklal Caddesi or scattered around various places in the town.

Sapphire

Take the metro from Taksim and get off at 4. Levent to see Istanbul from high up. Sapphire is the highest skyscraper in Turkey and it has a viewing deck above 200 metres. Go there towards the sunset and enjoy the city from above.

Istanbul skyline

Now would also be the best time to do some shopping if you’d like, because the bottom floors of Sapphire is a shopping center. Thanks to weak Turkish Lira (1 Euro ~ 3 TL), many items are cheaper. Clothing, food for sure but sometimes also electronics as well (Case in point: Fuji X100S).

Dem Karaköy

Karaköy is the new hip district in İstanbul with many cafes or restaurants opening there. Dem Karaköy is a tea room, with literally tens of different teas you can choose from. The most popular drink in Turkey is tea, not coffee, so this tea place is naturally a good idea :)

Sakıp Sabancı Müzesi

If you are into Ottoman history or calligraphy, this is the museum to visit. It has a huge collection of Ottoman calligraphy items and is overlooking the Bosphorus so you can enjoy the view at its garden afterwards.

While you are on the Bosphorus, visit Bebek Starbucks too. Get your favorite drink and if the weather is nice get a seat downstairs on the terrace. If the weather is cold, go upstairs and enjoy the view from above. If you visit there you will agree that it has one of the most beautiful views a Starbucks can have.

After Bebek, continue along the coast line. Take the bus to ride along the Bosphorus afterwards and get off at Ortaköy. The Ortaköy Mosque is a monument you don’t want to miss.

Anatolian Side

Istanbul actually has half of it in Asia! And we have only talked about the European side until now. Historically, the city center all the way back to the Roman Empire had been on the European side. Ottoman Sultans also built their palaces on the Western side. I guess this is one of the reasons why Anatolian side is more organized and less crowded. Many people live on the Asian side and work on the European, and commute continents every day!

Well they can’t complain when their view is something like this, can they?

a view to asia

The ships most used in transportation are called “vapur”, which is originally from French and reflects the steam powered nature of them at the beginning of the previous century.

vapour

If you find yourself in the Anatolian side, you can walk on Bağdat Caddesi, which is a long boulevard and enjoy one of many cafes. After that, go to Moda İskelesi for nice views and a good dinner. For desert, you have to go to Çengelköy, a small cozy authentic place called Çikolata Kahve. Notice the calligraphy decoration inside.

Getting Around

Public transport is generally crowded and a bit complicated. To navigate around, Trafi Turkey App might help you. Taxis are generally affordable and abundant (you’ll notice them from their yellow colour). There’s also Uber but that might be bit more expensive though much more comfortable I guess. Traffic congestion is a problem, so the best option is using the underground metro, trams or boats whenever you can.

I hope you enjoy your stay in Istanbul!

Bisiklet Kültürü

Dün fotoğrafsız, sade bir yazı ile Hollanda’ya taşınma hikayemi anlatmıştım. Bugün fotoğraflarla birlikte buranın en sevdiğim özelliğinden bahsedeceğim: Bisiklet kültürü :)

“Herkes bisiklete biniyor” dediğimde gerçekten kafanızda doğru bir imaj oluşuyor mu merak ediyorum. Sabah işe giderken bisiklet trafiği oluşuyor ve sanki bisiklet otobanından geçiyorum. İstanbul’da da mümkün olduğunca bisiklete binen birisi olarak her yolculuk bana oyun gibi geliyor. Ve bazen güneş, yağmur veya sis öyle güzel görüntüler oluşturuyorlar ki, sadece tadını çıkarıyorum!

Burada bisikletlilerin hakları çok fazla. Bisikletliler otomobillere göre korumasız olduklarından dolayı motorlu araçla kaza olduğunda hemen her zaman araç suçlu bulunuyor. İnsanların büyük çoğunluğu kask, koruyucu vs. kullanmıyor. Her yerde bisikletliler için özel yollar var. Eindhoven’daki bisiklet dönemecini muhtemelen sosyal medyada görmüşsünüzdür.

İstasyonların yanında bisiklet park yerleri var. Merkez istasyonundan çıkınca karşınıza çıkan çok katlı bisiklet parkı hafızamda uzun süre yer eden bir görüntü olmuştu. Burada “gelişmiş ülke problemi”ne çok güzel bir örnek çıkıyor: Bisikletimi nereye koymuştum?

Doğa ve yaşam uyumu harika. 6 ay sonra halen bu kadar çok yeşil alan olmasına şaşırıyorum. Büyük bir parkın içinde yaşıyormuşum gibi geliyor. Betona tapan AK kafalıları buradan uzak tutmak gerekiyor :)

Bazen öyle manzaralar çıkıyor ki bisiklet yorgunluğu kalmıyor.

Road to Marken

Tek bir sorunum var. Google Maps eğer 1 saat uzaklıkta diyorsa ben 2 saatte varıyorum :) Sürekli durup manzaraya bakmaktan! Hele havalar güzel olduğunda, buranın dünyanın en güzel yeri olduğuna yemin edebilirim :)

Can't reach anywhere

Bazıları arabalarının tavanlarını açarlar. Biraz zenginler üstü açılır araba sürerler. Ama en zengini bisikletle, açık havanın içerisinde dolaşan kişiler bence!

Her şey düzenli ve planlı olur da bisiklet yolları olmaz mı? Çeşitli haritaların yanında bisiklet yollarını aynı zamanda numaralandırıyorlar. Böylece gitmek istediğiniz yere kadar olan numaraları ezberleyip hiç haritaya bakmadan istediğiniz yere varabilirsiniz.

Yine uzun bir yazı oldu. Bir sonraki yazıda buradaki yaşamımdan kesitler sunmaya devam edeceğim. Umarım fotoğraflar ve notlarım hoşunuza gitmiştir :)

Taşınma Hikayem

Hollanda’ya taşınalı neredeyse 6 ay oluyor ama oturup da deneyimlerimi yazmaya bir türlü elim varmadı. Geç kalınmış bir telafi olsun istedim bu yazının, kim bilir, belki daha devamı da gelir.

Maceralar Şehri Amerika?

İsterseniz en baştan başlayayım. Şubat gibi Redbeacon için İstanbul’dan çalışmaya devam edip H1B belgelerimi iletirken LinkedIn’den bir mesaj aldım. Başta Booking ve Amsterdam hiç aklımda yoktu ve sırf biraz deneyim olsun diye ve biraz da şirketi öğrenmek için cevap verdim. İki telefon görüşmesi sonrasında yüzyüze görüşmek için beni Amsterdam’a çağırdılar. Gelince bundan 7 sene önce Amsterdam’a aşık olduğumu hatırladım. Şirket şehrin göbeginde ve çalışma ortamı çok güzel olunca (herkese retina macbook, yüksekliği ayarlanabilir masalar…) fazla düşünmeme gerek kalmadı ve zorlu mülakatları geçip teklif alınca fazla oyalanmadan kabul ettim.

Mülakatlar

Görüşmelerde hem iletişim becerileri hem de programlama yeteneği ölçülüyor. Kağıt kalemle soruları çözmeniz isteniyor. Bilmediğiniz, takıldığınız noktalarda ipucu isteyebilirsiniz, sesli düşünürek boş durmadığınızı karşınızdakine iletin. Yanlış varsayımlarla çözüm üretmek yerine açık olmayan noktaları sorun bence. En azından bir varsayımda bulunuyorsanız bunu belirtin ve açıklayın. Bir editör veya herhangi bir programlama ortamı olmadığından daha öncesinde boş kağıt veya google docs gibi basit bir arayüz ile pratik yapmanızı öneriyorum.

Amsterdam’a biraz da gezme amacıyla geldiğim için (biletleri Booking almıştı ama 9 gün kalacaktım), mülakatlarda oldukça olumlu ve neşeli oldum. Sanırım bu yüzden karşımdakiler de çok arkadaşçaydılar. Görüşme yapacak insanlar geç kaldığında bile bu beni rahatsız etmedi. Farklı bir şehri ve şirketi gözlem yaptığımı düşündüm.

Günün sonunda İK ile görüşürken bundan 7 sene önce interrail ile Avrupa’yı gezerken Amsterdam’a geldiğimi, ayrılırken tren istasyonundan bir daha gelişimde kullanmak üzere aldığım haritayı halen sakladığımı anlattım. Adına kader veya rastlantı deyin, her ne ise, oraya dönüşümden mutluydum.

İşe Başlama

Booking teklifinde her şeyi düşünmüştü. 5 yıllık çalışma iznimi 1 ayda çıkardılar, eşyalarımı İstanbul’dan taşıdılar, uçak biletlerimi aldılar, taşınma için bir miktar para (+Holosko) verdiler. Her şeyi düşündükleri için teklifi geri çevirmek kibir gibi geliyordu. H1B vizesinin çıkması Ekim ayını bulacağı için Amerika çok daha uzakta görünüyordu sanki. 2 ay gibi kısa bir sürede arkadaşlarla, ailemle ve sevgilimle vedalaşıp bambaşka bir ülkeye taşındım. Olaylar şaka gibi geliyordu ama arkadaşlarla sohbet ederken kendimden eminmiş gibi görünmeye çalışıyordum. Amsterdam’da havaalanından çıkıp taksi beni otele götürürken sevdiklerimi arayıp heyecanlı heyecanlı sohbet ettim. Biraz endişeliydim ama yeni bir sayfa açıyor olmak beni havalara uçuruyordu.

Çalışma Ortamı

İlk haftalar neyin ne olduğunu anlamaya çalışmakla ve Hollanda’nın doğasına aşık olmakla geçti. İşteki en güzel yanın her ülkeden insanlarla tanışmak olduğunu anladım (zaten en çok özleyeceğim şey de insanlar olacak mutlaka). İlk hafta yeni işe başlayan 13 kişi, CTO ile tanışma toplantısı yaptık ve tesadüf müydü bilmiyorum ama herkes farklı ülkelerdendi.

Hollanda’da iş-yaşam dengesi çok iyi kurulmuş. İş arkadaşınıza “mesaiye kalacağım” deseniz büyük olasılıkla tepkisi “neden ki” olur. Haftasonu çalışmak duyulmamış bir şey. Herkesin senede 26 iş günü tatili var (Türkiye’deki gibi cumartesi izin gününden sayılmıyor). Yani resmi tatiller dışında neredeyse 5 hafta izniniz oluyor. Yaşam standartları da yüksek olunca (başka bir yazının konusu), haliyle herkes yurt dışına gidiyor.

İş arkadaşlarıyla konuşup kültürlerini, hayatlarını, değerlerini öğrenmeye çalışıyorum. Bu arada bazı eksikliklerimi de gidermekle uğraşıyorum tabii. İsimleri hatırlamak konusunda çok kötüyüm mesela, bu yüzden ilk duyduğumda içimden tekrar ediyorum ve daha sonra ne zaman görsem ismiyle seslenip selam veriyorum :) İş arkadaşlarının bir çoğuyla iş dışında bisiklet gezileri, sinema gibi bir çok etkinlikte görüşüyoruz.

Arkası Yarın

Daha fazla uzamadan yazımı bitireyim. Bir sonraki yazımda Hollanda’da yaşamdan bahsedeceğim.